GÜNDEM Cahit Ağabeyin Hüzünlü Vedası
Ferman Karaçam isimli köşe yazarının Cahit Ağabeyin Hüzünlü Vedası başlıklı yazısı. Haber 7
Hemen her gün medyadan okuduğumuz haberlerde şiddet suçları, kasten adam öldürme, yaralama, saldırı, tehdit, uyuşturucu madde kullanımı sonucu işlenen cinayetler, hırsızlık, arsızlık, dolandırıcılık, organize suç örgütlerinin işlediği olaylar, trafik terörü, taciz, tecavüz, akran zorbalığı, komşu ve akrabalar arasındaki kavgalar, bilişim suçları, rüşvet, irtikap vb. haberlerle karşılaşmaktayız. Bu haberler çocuklarda ve gençlerde bu olayların sıradanlaşmasını ve süreç içerisinde normalleşmesini de beraberinde getirmektedir. Buna benzer olaylar başka toplumlarda olmuyor mu? Elbette oluyor fakat bizim medyada olduğu gibi birinci haber değeri taşımaz ve ön plana çekerek o vahşeti, ahlaksızlığı göstermezler.
Yukarıda kısa özetini verdiğimiz haberler artık günün sıradan haberleri şekline dönüşmüştür. Eğitimde, sağlıkta, trafikte, yaşamın her alanında artan ve sıradanlaşan, toplumu ümitsizliğe sevk eden bu durumun temel nedenlerden biri adalete olan güvenin sarsılması değil midir? Yirmi, otuz suç kaydı bulunan kişilerin sokakta elini kolunu sallayarak gezmesi ile toplumda nasıl güven duygusu oluşabilir? İnsanlar hak ettikleri cezayı almadığı sürece bu tür olayların artarak devam edeceğini söylemek müneccim olmayı gerektirmez zannedersem.
Bugün modern toplumların kutsal değeri "güç"tür. Adaletin değil gücün dünyaya hâkim olduğunu son dönemde yaşanan olaylara (Suriye, Libya, Gazze, Doğu Türkistan, Myanmar vb.) bakarak görebiliriz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yapısı gücün ifadesi değil midir? Demokrasi sayısal gücün üstünlüğü değil midir? Kısaca eşitliğin, adaletin, kardeşliğin, erdemin ve insanlığın değil; gücün, kuvvetin kutsal sayıldığı bir dünyada yaşamaktayız.
Yine aynı şekilde hemen her gün uyandığımızda yeni bir suç örgütünün çökertildiği haberlerini okuyoruz. Bu örgütlerin neşvünema bulmasını sağlayan etkenler nelerdir? Bu çocuklar bizim yetiştirdiğimiz aile ve mevcut eğitim sisteminden gelen çocuklar değil mi? Bu durum aile ve eğitim sistemini gözden geçirmemizi gerektirmiyor mu? “Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir” ilkesinden niçin bu kadar uzaklaştık? Ne oldu da şeytanın bile aklına gelmeyecek hile ve tuzakları insanlarımız uygular oldular? Çocuklar ve gençler sürekli mafya dizileri izleyerek suçluları kahraman olarak görmeye ve şiddeti normalleştirmeye başlıyorlar. Zamanla adalet mekanizmasında aramaları gereken haklarını kanun dışı sistemlerde aramaya yöneliyorlar. Yine bu olaylar sıradanlaşıyor ve normalleşiyor.
Ben hukukçu değilim, sosyoloğum; sosyolojinin laboratuvarı toplumdur. Toplumsal kurumlar, olaylar, olgular ve sorunlar sosyologların doğal deney alanıdır. Bu bağlamda, günümüzde toplumun her kesiminde yaygın bir şikâyet konusu haline gelen cezasızlık algısı, sosyolojik bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Onlarca suç kaydına rağmen sokakta serbestçe dolaşan bireylerin varlığı ve ıslah edilmeden topluma geri bırakılan bu kişilerin oluşturduğu güvenlik endişesi, toplumsal huzursuzluğun temel kaynaklarından biri olarak gözlemlenmektedir. Bu durum, yalnızca bireysel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda toplumsal güven erozyonuna ve adalet sistemine duyulan inancın sarsılmasına yol açan yapısal bir sorundur.
Bir zamanlar “Bizans'ın külahını görmektense Osmanlı'nın sarığını görmeyi tercih ederim” sözünü söyleten (Osmanlı adaletine sığınan) insanlardan ne oldu da bugün kardeşin kardeşe kurşun sıktığı, boğazına sarıldığı bir toplum haline dönüştük? Niçin bu kadar birbirimize düşman olduk, kutuplaştık? Ufak bir şeyde patlamaya hazır kişiler haline geldik?
Bu dönüşümün ardında yatan temel faktörlerden biri, adalet mekanizmalarının toplumsal meşruiyetini yitirmesi ve vatandaşların “adaletin tecelli edeceğine” dair inancının sarsılmasıdır. Nitekim mevcut adalet sisteminin işleyişine dair gözlemler, bu güven erozyonunun nedenlerini somut biçimde ortaya koymaktadır.
Sosyal medyaya düşen olaylarda adalet sistemi daha hızlı hareket etmekte; öte yandan medyanın ilgisini çekmeyen, toplumsal baskı oluşmayan davalarda oldukça ağır işlemektedir. Mevcut adalet sistemine baktığımızda aksayan yönlerini şöyle sıralayabiliriz: 1. Cezasızlık algısı 2. Yasaların yetersizliği 3. Suç ve cinayetlerin ulu orta basında yer alması 4. Geciken adalet vb. durumlar toplumda ciddi rahatsızlıkları meydana getirmekte, adalete dolayısıyla devlete olan güveni zedelemektedir.
Onlarca suç kaydı olan kişilerin elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması, ceza infaz yasalarında yaşanan indirimler, verilen cezaların suçun ağırlığıyla orantısız oluşu, suçluların yakalanmaması, aynı suçtan kişilere göre farklı cezaların verilmesi, cezasızlık örneklerinin hızla yayılması, ünlü/güçlü kişilerin davalarının sonuçsuz kalması ve kötü haberlerin daha çok akılda kalması vb. etkenler toplumda adaletsizlik algısını oluşturmakta, toplumu tedirgin etmekte ve güvensizlik duygusu oluşturmaktadır.
Dolayısıyla bu durum suç oranlarının artmasına, toplumsal güvenin zedelenmesine, kurumsal meşruiyetin azalmasına, hukuk devletine olan inancın sarsılmasına neden olmaktadır ki aynı zamanda bireylerin devlete ve topluma olan güven ve aidiyet duygusunu derinden etkilemekte ve telafisi güç toplumsal yaralar açmaktadır. Güven kaybı yaşayan vatandaşlar, adaleti kendi elleriyle sağlama yoluna gidebilir; bu da linç girişimlerinden özel intikam eylemlerine kadar uzanan bir kısır döngüyü başlatır. Sonuçta ne hukuk kalır ne adalet; geriye sadece güçlü olanın haklı olduğu bir kaos ortamı kalır. Bu nedenle cezasızlık algısıyla mücadele, sadece bir güvenlik sorunu değil, toplumun geleceği ve devletin varlığı meselesidir.
Peki, bu sorunun çözümü var mı? Toplumsal güveni yeniden nasıl inşa edebiliriz? İkinci yazımızda önleyici yaklaşımları, çözüm önerilerini ve hukuk sistemleri arasındaki farkları ele alacağız.