GÜNDEM İsrail anında taraf değiştirdi!
Mustafa Yıldız isimli köşe yazarının İsrail anında taraf değiştirdi! başlıklı yazısı. Haber 7
Dijital hayat üzerine yazarken bugüne kadar farklı kapılardan aynı dünyaya baktık. Gözün neye yöneldiğini, vaktin nerede eridiğini konuştuk. Dikkatin nasıl dağıldığını düşündük. Mahremiyetin sınırlarına, aile içinde ekranın açtığı mesafeye baktık. Ekrana düşen sözümüzü ve görünme arzumuzu da önümüze koyduk.
Şimdi içeriye bakma zamanı. Bütün bunlar nerede toplanır? Kalpte. Gördüğümüz de duyduğumuz da oraya kadar iner; bir görüntü, bir söz iz bırakır.
Ekran süresini görebiliriz; hangi uygulamada ne kadar kaldığımızı telefonumuz söyler. Kalbin böyle bir sayacı yoktur. Günün sonunda içimizde ne kaldığını, neye bağlanıp neyin altında kaldığımızı ancak kendimiz sorabiliriz.
Dijital hayatın tesirini biraz da kalbin aldığı pay üzerinden okumak gerekiyor. Hira burada akla geliyor. Peygamberimiz vahiy gelmeden önce Mekke’nin kalabalığından çekilir, Hira’da tefekkür ederdi. Dışarıdaki ses azalırken içeride başka bir dikkat uyanırdı. Bizim de zaman zaman böyle bir çekilmeye ihtiyacımız var; kalbimizin hangi rüzgârlarla savrulduğunu görebilmek için.
Kalp, adıyla bile hâlinden haber verir. Kelimenin kökünde dönmek ve değişmek manaları vardır; bir hâlden başka bir hâle geçmek…
Peygamberimiz kalbin bu tarafını canlı bir benzetmeyle anlatır:
“Kalbin misali, çölde bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu bir o yana bir bu yana savurur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 409)
Bir başka rivayette kalp, ateşin üzerinde kaynayan bir tencereye benzetilir. Durmaz, hâli sürekli değişir.
Kendi içimize baktığımızda bunun yabancısı değiliz. Bir vakit gönlümüz geniştir, içimiz sakindir; dünya daha aydınlık görünür. Tasavvuf ehli bu gönül genişliğine bast demiş. Sonra bir bakıyoruz, aynı gönül daralmış. İçimize bir ağırlık çökmüş. Onun adı da kabz. Bir söz gelir, içimizi açar. Başka bir sözün ağırlığını ise saatlerce taşıdığımız olur.
Dijital hayat da bu hâllere karışır. Gün boyu önümüzden ne çok şey geçer; bir kısmı kaybolup gider, bir kısmı içimizde tortu bırakır. Bir görüntüyü unutamayız mesela. Bir tartışmayı kapatırız; ama tartışma içimizde sürer. Eskiden kapımızdan hiç girmeyecek nice şey şimdi cebimizdeki küçük ekrandan kalbimize kadar ulaşıyor.
Mesele burada düğümlenir. Neye baktığımız mühimdir; baktıktan sonra içimizde ne kaldığı da. Bazen sebepsiz yere öfkeli olduğumuzu sanırız. Bir huzursuzluk vardır, kaynağını çıkaramayız. Sonra düşünürüz: Gün içinde neye baktık, hangi söze takıldık? Kalp bütün bunların içinden geçer, izler hemen görünmez.
Kalbin değişkenliğini bilmek, ona daha dikkatli bakmayı öğretir. Kendimizden emin olmayı biraz azaltır, savrulduğumuzda yönümüzü aramayı hatırlatır. Sükûnet biraz da kendi kalbimizin hâlini görebilmekle başlıyor.
Daha önce bir yazımda “Her müminin bir Hira’sı olmalı” demiştim. Bugün o cümleyi dijital hayatın içinden yeniden düşünmek istiyorum.
Hira deyince önce mağara gelir aklımıza. Dağın sessizliği, Mekke’den uzak geçirilen vakitler… Bir de orada uzun bir bekleyiş vardır. Dışarıdaki ses çekilmiş, kalp gelecek büyük söze hazırlanmıştır.
Bugün için zorluk, sessiz bir mağara bulmaktan çok sessizlikle kalabilmekte. Küçük bir boşluk oluşur, elimiz bir şeye uzanır. Bir ses bitmeden öteki başlar. Kalbin kendi hâlini duyabileceği aralık giderek daralır.
Hira, bir mekân olmanın ötesinde bir hâli hatırlatıyor bize. Her gün Hira’ya çıkamayız elbette. Ama günün içinde Hira’dan bize düşecek bir vakit bulunabilir. Seher bunun için bambaşka bir imkân. Gecenin sessizliği de kalbe ayrı bir kapı açıyor. Bazen namazdan sonra Mushaf-ı Şerif’i açıp bir ayetin önünde biraz oyalanmak yeter.
Gözümüz hep dışarıdayken içeride ne olup bittiğini kolay fark edemiyoruz. Dijital dünya başkalarının hayatını neredeyse yanı başımıza getirdi. Kendi içimize dönmek içinse biraz durmamız gerekiyor. Burada Niyâzî-i Mısrî’nin şu mısrası geliyor akla:
“Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş.”
Taşraya çok baktık belki. Biraz içeriye bakmak… Hira bunu hatırlatıyor bana. İçimize dönmek ve oradan Rabbimize yönelmek.
Biraz durunca bazı şeyler kendini belli ediyor. Neye gereğinden fazla yer verdiğimizi görüyoruz; ihmal ettiklerimiz de çıkıyor karşımıza. Büyük cevaplar beklemeye gerek yok. Bazen bir şeyi fark etmek, yönümüzü çevirmeye yetiyor.
Hira’daki bekleyiş bir gün ilâhî hitapla buluştu:
Hira’nın sessizliği vahyin sesiyle doldu. Büyük emanet böyle başladı.
Bu bize ne söylüyor? Kalbin biraz çekilmeye ihtiyacı var. Sonra neye açılacağı mühim. Sessizliğin ardından kalbin neyi dinleyeceği gidişi belirliyor. Vahiy burada hayatımıza giriyor.
Vahyin kalpte nasıl bir hâl meydana getirdiğini görmek istediğimizde ise gözümüz Efendimize dönüyor. Hazreti Âişe validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda verdiği cevap ne kadar kısa ve kuşatıcı:
“Onun ahlâkı Kur’an’dı.” (Müslim, Müsâfirîn, 139)
Demek Kur’an okumakla başlayan yol, bir müddet sonra hâlimize de dokunmalı. Efendimizin sünneti bunun yaşayan örneği. Ayet onun dilinde söze, muamelesinde ahlâka, hayatında kulluğa dönüşmüş. Biz de Kur’an’ın karşısına oturduğumuzda biraz bunu arıyoruz: Okuduğumuz ayet hayatımızın neresine değiyor, bizden ne istiyor?
Kalp kendi hâline bırakıldığında her çağrıya yönelebiliyor. Bugün çağrıların sayısı da arttı. Ekran sürekli sesleniyor, vahiy ise kalbe istikamet veriyor.
Kur’an okurken bunu yaşarız. Bir ayet gelir, önümüzü keser. Başka bir yere giderken bizi durdurur. Teselli bulduğumuz olur, kendimizle yüzleştiğimiz de. Hoşumuza gitmeyen bir tarafımızı görürüz belki. Bu da rahmettir.
“Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.” (İsrâ, 17/82)
Şifa her zaman acının dinmesi şeklinde gelmez. Kalpteki hastalığı görmek de şifanın kapısını aralar. Kibrimizi fark ederiz, gafletimiz görünür hâle gelir. Bir ayetin önünde dururuz; uzun zamandır içimizde müphem kalan bir mesele birden âyân olur. “İşte bu…” dediğimiz olur. İçimizde taşıdığımız bir soru yerini bulur, bir müşkül âsân olur.
Gecenin ayrı bir yeri var. Gün çekildiği, seslerin kesildiği vakit... Kur’an-ı Kerim geceye özellikle dikkat çeker:
“Şüphesiz gece kalkışı, zihin, kalp ve ruh için daha tesirli; kıraat ve söz bakımından daha sağlam ve elverişlidir.” (Müzzemmil, 73/6)
Gece ilerlemiş, etraf sessizleşmiştir. Ekran da susarsa o sessizliğin içinde Mushaf’la baş başa kalırız. Gün içinde üzerinden geçtiğimiz bir ayet, gece vakti önümüze bambaşka kapılar açabilir. Geceden kalbe ayrılan böyle bir vakit, bizim küçük Hira’mız olabilir. İçimiz biraz durulduğunda ayetin sesine de daha dikkatli kulak veririz.
Kalbin üzeri zaman zaman perdeleniyor. Böyle vakitlerde dilimize istiğfar geliyor:
Peygamberimizin şu hadisi üzerinde biraz durmak gerek:
“Benim kalbim de perdelenir ve ben her gün yüz defa Allah’tan bağışlanma dilerim.” (Müslim, Zikir, 41)
Şârihler buradaki perdelenmeyi, Peygamberimizin Rabbine karşı vazifesini ne kadar yerine getirse yine de yaptığını yeterli görmeyen, Allah’ın lütuf ve ihsanlarına karşı şükrünü tam eda edememe endişesi taşıyan kulluk şuuru içinde açıklamışlar. İstiğfarın dilinden düşmemesi biraz da bununla ilgili. İsmet sıfatıyla korunmuş Efendimizin hâli buysa, bizim kendi hâlimize daha dikkatli bakmamız gerekmez mi?
İstiğfar, kalpte kalan tortuyu fark etmenin de yolu. Hakkını vererek söylediğimizde bulunduğumuz yeri yeniden görmemizi sağlar. Neye dalmışız? Rabbimizle aramıza neler girmiş? “Estağfirullah” bazen bizi bu soruların başına getiriyor.
Bildiğimiz kusurlarımız için bağışlanma dileriz; farkına varamadıklarımızı da Allah’ın rahmetine bırakırız. Kalbi her an aynı hâlde tutamayabiliriz. Mühim olan, yol şaştığında dönüş istikametini kaybetmemek.
Dijital gürültünün ortasında kalbimiz zaman zaman bulanabilir, perdelenebilir. Yeter ki perdeyi ev edinmeyelim.
Bütün bu gayret nereye varır? Kalbin bir son menzili var mı?
“O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a selîm bir kalple gelenler müstesna.” (Şuarâ, 26/88-89)
Mesele kalbi Rabbimizin huzuruna selîm olarak taşıyabilmek.
Nasıl bir kalptir bu? İçine yerleşen kiri fark eden, kibir büyürken daralan, Hakk’a bağlı kaldıkça yönünü daha kolay bulan bir gönül.
Dünyanın sesi eksilmeyecek. Kalb-i selîm, bütün o seslerin arasında kime ait olduğunu unutmayan gönüldür.
Ayet-i kerime Hazreti İbrahim’i anlatırken önümüze aynı güzel ifadeyi çıkarır:
“Hani o, Rabbine selîm bir kalple gelmişti.” (Sâffât, 37/84)
Ne güzel bir hedef: Hazreti İbrahim gibi Rabbine selîm bir kalple varabilmek. Kalpteki selâmetin hayata nasıl yansıdığını Peygamberimizin örnekliğinde görürüz. Kalbindeki rahmet muamelesinde belli olur. Kendisine yapılan eziyetler kalbinden merhameti söküp alamaz. Güç sahibi olduğu gün geldiğinde de adaleti korur; affetmesini bilir. Mekke’nin fethinde yıllarca kendisine eziyet edenlere umumi af ilan etmesi bunun en güzel örneklerinden biridir. Kusur gördüğünde kırıp dökmeden düzeltmeye çalışır, gönlü hesaba katar.
Kalbin hâli içeride kalmaz; söze geçer, muameleye siner. Kalb-i selîm, çevresindekilerin emniyette olduğu kalptir.
Yanılırız, gaflete de düşebiliriz; fakat kalbin içinde bir sızı başlar. Rahatsız oluruz ve yönümüzü yeniden ararız. Bizi selâmete ulaştıracak istiğfarın başlattığı dönüş burada yine karşımıza çıkar.
Eğitimci yazar, dert ve dava adamı Sinan Özyurt kardeşim, bir kitabına “Kalbini Koru” adını vermişti. İsmi bile insanı durdurmaya yetiyor. Kitap da istifadeye medar güzel bir eser. Sağlığımızı korumaya özen gösteriyoruz, itibarımızı da gözetiyoruz. Peki ya kalbimiz? Onun korunmaya duyduğu ihtiyacı ne kadar hatırlıyoruz?
Ekranı konuşuruz, uygulamaları da. O ekranın karşısında gün boyu neye maruz kaldığını bilmediğimiz kalbi hesaba katmadan dijital hayat üzerine söylediğimiz söz eksik kalır.
Bugün kullandığımız ekranlar değişecek. Bazı uygulamalar kaybolacak, yenileri gelecek. Kalp ise bizimle yürümeye devam edecek; baktıklarımızdan aldığı izleri de taşıyacak. Bir gün Rabbimizin huzuruna onunla çıkacağız.
Kalbin aradığı selâmettir. İstiğfarla toparlandığımız vakitler oluyor. Bazen de küçük bir Hira’ya çekilmek iyi geliyor gönlümüze.
İçimiz daralınca biraz çekilmek istiyoruz. Ruh yoruluyor; gönlümüz Hira’ya doğru dönüyor. O vakit şu güzel ezginin mısraları geliyor dilimize:
Hira’dan bir rüzgâr esse şimdi içime hey Yâr
Beni alıp bu diyardan sana getirse…
Ezgideki Yâr’dan murat Efendimiz… Hira deyince O’nu hatırlamamak mümkün mü? Orada başlayan kutlu yürüyüşün izi Mekke’den Medine’ye, oradan da gönüllerimize kadar geliyor. O’nun izinde yürünen yol da bizi sonunda Rabbimize götürüyor. Hira’dan esip bizi diriltecek rüzgâra duyduğumuz özlem biraz da buradan geliyor; Efendimizin izine yaklaşma arzusu, nihayetinde Rabbimizin rızasına kavuşma hasretine karışıyor.
Söz yine kalbe geliyor. Peygamberimizin şu hadis-i şerifini de burada hatırlayalım:
“Kalbini yalnızca imana tahsis eden, kalbini selim, dilini doğru, nefsini doymuş, ahlâkını düzgün kılan ve kulaklarını hak yolunda haberci, gözlerini de kalbin izinde bekçi kılan kişi kurtuluşa ermiştir… Kalbini ilâhî güzelliklerin dolup taştığı bir kap hâline getiren kurtuluşa ermiştir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 147)
Kalbini selîm kılıp kurtulanlara ne mutlu!
Sözlerimizin en güzeli ve hitamı dua makamında söylenendir:
Rabbimiz, kalbimizi sana selîm olarak getirebileceğimiz bir ömür nasip et bize.