Emanetin imtihanı


Doç. Dr. Yüksel Okşak isimli köşe yazarının Emanetin imtihanı başlıklı yazısı. Haber 7

Tarih: 05-11-2026 11:09

Emanetin imtihanı

Bir toplumun en pahalı kaybı, kaybettiği paranın ardından birbirine ve kurumlarına güvenme kabiliyetini de yitirmesidir.

Para yeniden kazanılabilir. Güvenin yeniden kurulması ise zaman, tutarlılık ve adalet ister.

Bu yüzden fon krizini yalnızca finansal işlemler, tutuklamalar ve isimler üzerinden okumak, hadisenin derinliğini eksik bırakır. Burada insanların birikimleriyle birlikte devletin koruyuculuğuna, piyasanın kurallarına ve siyasetin ahlaki iddiasına duydukları inanç da sınanmaktadır.

Bir devletin kudreti, topladığı vergiyle, kurduğu fabrikayla, sahip olduğu rezervle ölçülür.

Fakat bütün bunların arkasında, kolayca rakama dökülemeyen başka bir servet bulunur: Vatandaşın, hakkı çiğnendiğinde o devletin kendisini koruyacağına inanması.

Güven, bilançolarda görünmeyen; buna karşılık bütün bilançoların değerini etkileyen bir millî servettir.

Medeniyetimizin siyaset düşüncesinde adaletin böylesine merkezi bir yer tutması bundandır. Kınalızâde’nin de aktardığı “adalet dairesi”, devletin devamını toplumun üretme ve geçinme imkânlarına; bu imkânların devamını da adalete bağlar. Muktedirin kudretiyle köylünün tarlasını aynı düşünce çemberine yerleştiren kavrayış, yönetimin ahlakıyla iktisadın işleyişini birlikte ele alır.

İbn Haldûn’un haksızlığın insanın çalışma ve kazanma arzusunu kırarak bayındırlığı aşındırdığına ilişkin tespiti, bu ilişkinin iktisadi açıklamasıdır. İnsan, emeğinin karşılığını koruyamayacağına inandığında yalnızca elindeki malı kaybetmez; geleceğe yatırım yapma iradesi de zayıflar.

Bugünün fon yatırımcısıyla asırlar öncesinin üreticisi arasında bu bakımdan güçlü bir bağ vardır. İkisi de bugünkü imkânlarının bir kısmından vazgeçerek yarını kurmaya çalışır. Birikim yapmak, geleceğin korunmaya değer olduğuna dair sessiz bir irade beyanıdır.

O irade örselendiğinde, kayıp hesaptaki tutarı aşar. İnsanlar tasarruflarını üretime ve uzun vadeli yatırımlara taşıyan kanallardan uzaklaşabilir; daha kısa vadeli, daha savunmacı tercihlere yönelebilir.

Güvensizlik böylece finansmanın maliyetine, yatırımın vadesine ve ekonominin üretme kapasitesine kadar ulaşır.

Fon krizinin eko-politik ağırlığı burada belirginleşmektedir. Bir finansal ihlalin maliyeti, işlemin doğrudan taraflarından çok daha geniş bir topluluğa yayılabilir.

SPK’nın açıkladığı 131 fon ve 455 bin 758 tekil yatırımcı, bu nedenle sıradan istatistikler değildir. Bu sayı, herkesin aynı miktarda zarar ettiğini göstermez; fakat yüz binlerce insanın geleceğe ilişkin hesabının aynı süreçten etkilendiğini gösterir.

Böyle bir hadiseyi birkaç kişinin açgözlülüğüne bağlayıp açıklanmış sayamayız.

Açgözlülük insanlık tarihi kadar eskidir. Kurumların varlık sebebi de insanların her zaman erdemli davranacağına güvenerek beklemenin yetersizliğidir.

Kurum, şahsi erdemin yetmediği yerde hakkı koruyabilen düzenin adıdır.

Finans tarihi, bu düzenin hangi noktalardan aşınabildiğini gösteren örneklerle doludur.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1872’de açığa çıkan Crédit Mobilier skandalında, demiryolu yatırımları etrafında oluşan özel çıkarların, bazı Kongre üyelerine avantajlı hisse satışları üzerinden siyasi nüfuz aradığı görüldü. Kalkınmayı taşıması beklenen bir faaliyet, kamusal yetkiyle özel kazancın birbirini beslediği ilişkilerin zeminine dönüşmüştü.

Ekonomik başarı, üretilen değerden mi doğmaktadır; yoksa başkalarının erişemediği bir ayrıcalıktan mı?

İktisadın rant kavramı tam burada önem kazanır.

Her yüksek kazanç rant olmadığı gibi, her zarar da suç değildir.

Fakat kazancın kaynağı üretkenlikten, açık rekabetten ve üstlenilen meşru riskten uzaklaşıp ayrıcalıklı erişime, kapalı bilgiye veya kamusal yetkinin özel kullanımına dayandıkça, servetin oluşum biçimi siyasi bir mesele hâline gelir.

Çünkü böyle bir durumda kişisel kazancın maliyetini yalnızca karşı taraftaki yatırımcı ödemez.

Dürüst rekabet eden işletme, kurala uyan yönetici ve sisteme güvenen vatandaş da öder.

Madoff dosyasının öğrettiği ise bu tablonun bir başka yönüdür. Amerikan denetim incelemesi, SEC’e yıllar boyunca ciddi uyarılar ulaştığını ve gerekli takip yapılsaydı düzenin daha önce ortaya çıkarılabileceğini belirledi. Aynı inceleme, araştırdığı personelin Madoff’la uygunsuz mali bağlantıları bulunduğuna ilişkin kanıt tespit etmedi.

Bu iki tespiti birlikte okuyabilmek, akademik muhakemenin gereğidir.

Denetim başarısızlığı gerçektir; fakat başarısızlığı açıklamak için ileri sürülen her suçlama bu nedenle doğru olmaz. İhmal, yetersizlik, çıkar çatışması ve suç ortaklığı farklı olgulardır. Her biri kendi deliliyle ortaya konulmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı da bu ayrıştırma kudretidir.

Suç işleyenle yanıltılanı, bilerek göz yumanla görevini gereği gibi yapamayanı, meşru yatırımcıyla hukuka aykırı menfaat sağlayanı ayırmadan ne adaleti sağlayabilir ne de sistemi düzeltebiliriz.

Soruşturmanın finans bürokrasisine uzanması, bu ihtiyacı daha da artırmaktadır. Gözetim ve denetim görevi taşıyan kişilere yönelen iddialar, yalnızca bireysel davranışları değil, kontrol mekanizmalarının işleyişini de incelemeyi gerektirir. Bununla birlikte gözaltı ve tutuklama kararları, kişiler bakımından kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünün yerine geçirilemez.

Adli dosyayla siyasi anlatının yolları tam burada kesişmektedir.

Kamu gücünü kullananların, atamaları yapanların ve denetim düzeninden sorumlu olanların sorgulanması meşrudur. Bir siyasi iktidarın “kişisel suç” diyerek bütün yönetsel soruları geride bırakması mümkün değildir. Aynı şekilde, bir kişiye yöneltilen suçlamadan hareketle onunla ilişkilendirilen bütün insanları ve bir siyasi hareketin tamamını suçlu saymak da mümkün değildir.

Ceza sorumluluğu, yönetsel sorumluluk ve siyasi sorumluluk birbirine temas eder; fakat aynı delille, aynı usulle ve aynı sonuçla değerlendirilmez.

Bu ayrım kaybolduğunda tartışma, gerçeği araştırma kabiliyetini de kaybetmeye başlar.

Benim gördüğüm, fon tartışmasının bir bölümünde dosyanın AK Parti’nin siyasi varlığına ilişkin bir ölüm kalım anlatısına dönüştürülmek istendiğidir.

Bunu, bütün eleştirilerin tek merkezden yönetildiğine dair kanıtlanmış bir iddia olarak söylemiyorum. Kurulan söylemin yönünü ve siyasi sonucunu tarif ediyorum.

Bu anlatıda tanışıklık bilgi sahibi olmaya, geçmişte birlikte çalışmak bugünkü eyleme iştirake, bir kamu görevlisine ilişkin suçlama da bütün bir siyasi yapının mahkûmiyetine doğru genişletilebiliyor. Her yeni isim, henüz tamamlanmamış bir incelemenin konusu olmaktan çıkarılıp önceden verilmiş hükmün yeni kanıtı gibi sunuluyor.

Bunun karşısında gelişebilecek savunma refleksi de aynı ölçüde tehlikelidir: Her eleştiriyi siyasi saldırı, her soruşturmayı toplu tasfiye girişimi saymak.

Bu iki yaklaşım birbirini besler. Toplu suçlama, toplu savunmayı kışkırtır; toplu savunma, gerçek sorumlulara sığınacak alan açar. Böylece kişinin kendi işlemini açıklaması gerekirken, tartışma onun hangi çevreye mensup olduğuna kayar.

Suçlanan kişi, kendisinden hesap sorulmasını bir topluluğun bütününe yöneltilmiş saldırı gibi göstererek o topluluğun duygularını kendi lehine seferber edebilir.

AK Parti’ye (art niyet varsa) kurulabilecek en ağır tuzaklardan biri, yahut (iyi niyet varsa) haksız eleştirilerden biri; birtakım kişilerin hukuki kaderiyle partinin siyasi kaderini aynılaştırmaktır. Bu tuzağı/isnadı boşa çıkaracak irade, masumu korurken sorumluyu aidiyetine bakmadan hukuk önüne çıkarabilmektir.

Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın mücadelesini de burada değerlendirmek gerekir.

Bir ülkenin üretimini, uluslararası hareket kabiliyetini ve ekonomik dayanıklılığını güçlendirmek için gece gündüz harcanan emeğin; makamını, bilgisini veya erişimini şahsi servet kapısına çevirmek isteyenler yüzünden aşındırılması ağır bir ahlaki meseledir.

Benim isyanım, milletin güvenini kazanmak için harcanan yılların, o güveni özel kazancına dönüştürenlerin elinde tüketilmesinedir.

Kamusal itibarın kişisel zenginleşmeye teminat yapılmasınadır.

Kazancın dar çevrelerde toplandığı, siyasi ve toplumsal maliyetin ise ülkenin omuzlarına bırakıldığı bir işleyişedir.

Böyle bir davranışta yalnızca para aktarımı yoktur.

Başkalarının emeğiyle oluşmuş itibarın da özel kullanıma geçirilmesi vardır.

Milletin emanet ettiği yetkiyi şahsi ihtirasının hizmetine veren kişi, taşıdığı makama ve dayandığını söylediği siyasi iradeye karşı da ahlaki bir hıyanet içindedir.

Bu hükmün kimler bakımından somut karşılığı bulunduğunu belirleyecek olan delil ve yargıdır. Ancak ahlaki ölçünün şimdiden açık olması gerekir.

Hiç kimse Cumhurbaşkanı’nın adını, partisinin geçmişini veya ülkenin hassasiyetlerini kendi hesabını vermemek için kullanamaz.

Erdoğan’ın sorumluluğu bulunanlardan hukuk önünde hesap sorulacağı yönündeki iradesi, unvana ve yakınlığa göre değişmeyen bir uygulamaya dönüştüğü ölçüde değer kazanacaktır.

Liderlik iradesinin kalıcı gücü de burada ortaya çıkar. Kişisel kararlılığın, kendisinden bağımsız olarak da işleyebilecek kurallara dönüşmesinde.

Bu nedenle hesap verebilirliği güçlendirmek, siyasi iradeyi zayıflatan bir talep olarak görülemez. Aksine, o iradenin amaçlarını kişisel zaaflara karşı korur.

Adalet, yakınımıza duyduğumuz güveni de uzağımızdakine duyduğumuz şüpheyi de aynı ispat ölçüsüne tabi tutabildiğimizde anlam kazanır.

Fakat bütün bu tartışmanın merkezinde, birikimine ulaşmayı bekleyen insanın bulunduğunu unutmamalıyız.

O insan için adaletin bir takvimi vardır. Beklediği para çocuğunun eğitimini, işletmesinin ödemesini, sağlık giderini veya emeklilik planını karşılayacak olabilir. Geciken ödeme; yeni borç, kaçırılmış imkân ve geri getirilemeyen zaman demektir.

Bu nedenle mağduriyetlerin giderilmesi, soruşturmanın yanında yürütülen tali bir faaliyet sayılamaz. Sürecin başlıca başarı ölçülerinden biridir. Geri kazanılan tutar, hak sahibine yapılan ödeme ve henüz karşılanmamış alacak, birbirinden açıkça ayrılarak izlenmelidir.

Tasfiye ve geri kazanım düzenlemelerinin başarısı, hukuki metinlerle hayat arasındaki mesafenin ne kadar kapatılabildiğinde görülecektir.

Bununla birlikte paranın geri gelmesi, sorumluluk incelemesinin sona ermesi anlamına gelmemelidir. Aksi hâlde “yakalanmayan kazanır, yakalanan aldığını geri verir” beklentisi oluşur. Böyle bir beklenti, ihlali hesaplanabilir bir ticari riske dönüştürür; dürüstlüğün karşılığını aşındırır.

Mağdurun hakkını iade etmekle ihlalin hesabını sormak, birbirini tamamlayan iki adalet yükümlülüğüdür.

Örgütlü hareket eden varsa yapısı, münferit fiil varsa niteliği, birbirini izleyen karar ve ihmaller varsa her kişinin katkısı ortaya çıkarılmalıdır. Suçu ve iştiraki kanıtlananlar cezalandırılmalı; tazmin sorumluluğu, şartları oluşmuşsa müteselsil sorumluluk da dâhil, sonuna kadar işletilmelidir.

Ceza sorumluluğunun şahsiliği korunurken, zararın oluşumuna birlikte katkıda bulunanların birbirlerinin arkasına saklanmasına da izin verilmemelidir. İstifa, görevden alma veya iade, bu incelemelerin yerine geçemez.

1929 çöküşünün ardından Amerika’da yürütülen incelemeler, 1933 ve 1934 düzenlemeleriyle SEC’in kuruluşuna uzanan kurumsal dönüşümü besledi. Tarihsel ölçekleri birbirine eşitlemeden çıkarılacak ders açıktır: Bir krizin ardından yalnızca kişiler değişirse hafıza kısa ömürlü kalır; kurallar, denetim ve sorumluluk düzeni değişirse tecrübe kuruma dönüşür.

Türkiye’nin de bu dosyadan kalıcı bir kurumsal kazanımla çıkması gerekir. Uyarının kaybolmadığı, çıkar çatışmasının görünür olduğu, denetçinin denetlenebildiği, yetkinin kayıtlı sorumluluk doğurduğu ve yatırımcının hakkını takip edebildiği bir düzen kurulmalıdır.

Liyakat, göreve atanırken sunulan özgeçmişle sınırlı kalmamalı; görevin yürütülmesi sırasında gösterilen muhakeme, bağımsızlık ve hesap verme kabiliyetiyle de ölçülmelidir.

Fon krizi, Türkiye’de kamusal nüfuzun özel kazanca çevrilmesine karşı bir milat olmalıdır.

Bunun ölçüsü, bir sonraki ihlalin daha erken fark edilmesi, bir sonraki yatırımcının daha iyi korunması ve bir sonraki nüfuz sahibinin ilişkisinin kendisini hukukun dışına çıkaramayacağını bilmesidir.

Türkiye’nin itibarı da AK Parti’nin siyasi geleceği de kişilerin hesabını erteleyerek korunamaz. Bir siyasi hareketin ahlaki kudreti, kendi çevresindeki yanlışa karşı da ilkesini koruyabildiğinde görünür hâle gelir. Devletin itibarı ise masumun korunmasıyla sorumlunun hesap vermesini aynı anda sağlayabildiğinde güçlenir.

Ben masumiyetin itibarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emeğini ve yatırımcının hakkını aynı adalet anlayışı içinde savunuyorum. Bu anlayışın kökleri, başlangıçta sözünü ettiğim adalet dairesine uzanıyor: İnsanın hakkı korunduğunda emeği, emeği korunduğunda üretme iradesi, üretme iradesi korunduğunda toplumun ve devletin geleceği güçlenir.

Güce yakınlığın kimseyi hukuktan korumadığı, güçten uzaklığın da kimseyi adaletten mahrum bırakmadığı bir düzenle!




Bu haber 34213 defa okunmuştur.


Etiketler :


Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.


FACEBOOK YORUM Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EKONOMİ Haberleri

YAZARLAR

ÇOK OKUNAN HABERLER

HAVA DURUMU

İzmir
Parçalı bulutlu
7°
Rüzgar 13 km/s
Cumartesi
Bulutlu
6° / 12°
Pazar
Bulutlu
7° / 16°
Pazartesi
Bulutlu
7° / 16°

PUAN DURUMU

Takım O G M B A Y P AV
1 Galatasaray 26 20 2 4 62 18 64 +44
2 Fenerbahçe 26 16 1 9 57 27 57 +30
3 Trabzonspor 26 17 3 6 52 29 57 +23
4 Beşiktaş 26 14 5 7 47 30 49 +17
5 Göztepe 26 11 5 10 30 20 43 +10
6 Başakşehir FK 26 12 8 6 44 30 42 +14
7 Samsunspor 26 8 7 11 29 31 35 -2
8 Kocaelispor 26 9 11 6 23 27 33 -4
9 Gaziantep FK 26 8 9 9 35 42 33 -7
10 Çaykur Rizespor 26 7 10 9 32 36 30 -4
11 Alanyaspor 26 5 8 13 28 32 28 -4
12 Konyaspor 26 6 11 9 30 39 27 -9
13 Gençlerbirliği 26 6 13 7 28 36 25 -8
14 Kasımpaşa 26 5 12 9 22 36 24 -14
15 Antalyaspor 26 6 14 6 25 43 24 -18
16 Eyüpspor 26 5 14 7 19 37 22 -18
17 Kayserispor 26 3 12 11 20 48 20 -28
18 Fatih Karagümrük 26 4 17 5 24 46 17 -22
Veri kaynağı: Resmî TFF puan cetveli · Güncelleme: 2026-03-16 15:05:00
Şans Oyunları

ANKET | TÜM ANKETLER

SİTEMİZİ NASIL BULDUNUZ

NAMAZ VAKİTLERİ

nöbetçi eczaneler