Kanal 7 Medya Grubu’nun Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Haliç Kampüsü’nde düzenlediği “Yükselen Türkiye Zirveleri” başladı.
İlk program, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in katılımıyla “Küresel Ekonomik Dönüşüm Çağında Riskler ve Türkiye’nin Seçenekleri” başlığıyla gerçekleşti.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in konuşmasının ardından moderatörlüğünü Dr. Ahmet Yarız’ın üstlendiği panelde; ekonomi yazarları Abdurrahman Yıldırım ve Hakan Güldağ ile akademisyenler Prof. Dr. Lokman Gündüz ve Doç. Dr. Filiz Eryılmaz önemli açıklamalarda bulundu.
Yükselen Türkiye Zirveleri'nde konuşan Dr. Ahmet Yarız, ABD ve İsrail ittifakının tetiklediği enerji krizinin, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük finansal kriz olduğunu belirtti.
Panelin açılış konuşmasını yapan Moderatör Dr. Ahmet Yarız, dünya ekonomisinin içinden geçtiği zorlu sürece dikkat çekerek, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ittifakının İran'a saldırısıyla başlayan savaşın tetiklediği enerji krizinin, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyanın yaşadığı en büyük ekonomik ve finansal kriz olarak tanımlandığını söyledi.
Geçtiğimiz yıl dünya kamuoyunu meşgul eden gümrük tarifeleri ile ABD, Çin ve Rusya eksenindeki politik gelişmelere değinen Yarız, "Trump'ın Venezuela, Panama ve Grönland'ı ilhak söylemleri, yaklaşan büyük krizin ve savaşın adeta ayak sesleriydi. Halen devam eden savaşın ne kadar süreceği ve hangi yöne evrileceğinin öngörülemediği bir dönemden geçiyoruz." dedi.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan yeni dünya düzenine ve ABD'nin ekonomik hegemonyasına işaret eden Yarız, 1944 yılının temmuz ayında gerçekleştirilen Bretton Woods toplantısını hatırlattı.
Sistemin işleyişini anlatan Yarız, "Yapılan anlaşmaya göre 1 ons, yani 31 gram altın 35 dolara eşitlenmişti. Amerikan hükümeti, elinde dolar bulunan ülkelere anlaşma şartlarına uygun olarak mutabık kalınan parite üzerinden altın vermeyi taahhüt ediyordu. Dolar, dünya parası olma yönünde önemli mesafe kazandı ve ABD ekonomi alanındaki liderliğini finans alanına taşıdı." ifadelerini kullandı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin 1971 petrol krizini aşabilmek için geçmişte verdiği sözü tutmayacağını beyan ettiğini aktaran Yarız, bu kararla birlikte doların sadece ABD'nin ekonomik, siyasi ve askeri gücüne dayanan bir rezerv para haline geldiğini vurguladı.
Konuşmasında Trump'ın İsrail politikalarına yönelik çarpıcı açıklamalarda bulunan Yarız, konuya "Maga sloganıyla ekonomiyi öne çıkaran, iş adamı kimliğiyle ticareti öncelediği kabul edilen, savaşların bitirilmesine yönelik söylemlerde bulunan ve Nobel Barış Ödülü hayalleri kuran Trump, İsrail mevzubahis olunca başka bir faza geçti. İş adamı, ticaret erbabı ve ABD'yi ekonomik olarak yeniden en büyük yapmak isteyen Trump gitti, süresi, sonucu ve etkileri kestirilemeyen bir savaş başlatan Trump geldi ve neredeyse en savaşçı başkan oldu." sözleriyle işaret etti.
ABD ve İsrail ittifakının eylemlerinin dünya ekonomisi için sarsıcı sonuçlar ürettiğinin altını çizen Yarız, savaşın oluşturacağı tahribatın öngörülemez hale geldiğini belirtti.
Yükselen Türkiye Zirveleri'nde konuşan ekonomi yazarı Abdurrahman Yıldırım, ABD'nin kurduğu küresel sistemi yıkmak için Trump'ı seçtiğini belirterek, Türkiye'nin bir numaralı sorununun enflasyondan milli güvenliğe kaydığını vurguladı.
Finansallaşma sürecinin 1980'li yılların başında başladığını anlatan Yıldırım, "Doların dünya rezerv parası olması ve arkasında altının olmaması durumunu 1972 yılında dünyaya kabul ettirdiler. Ardından Amerika, Sovyetler Birliği'ne karşı bir alternatif olarak Çin'e gitti ve kendi sanayi üretimini şirketleri aracılığıyla bu ülkeye kaydırdı." dedi.
ABD'nin dolar basarak dünyadan hizmet ve mal aldığını belirten Yıldırım, "Bu düzen 45 yıl çok güzel yaşadı. Ancak üretimi olmayan bir toplumun insan gücü ve savaş gücü de zayıflıyor. Çin ise bu süreçte dersini iyi çalıştı, teknolojisini geliştirdi ve Amerika'nın kurduğu liberal düzenin lideri oldu." ifadelerini kullandı.
ABD'nin kendi kurduğu düzende liderliği kaptırdığını fark edince sistemi yıkmaya karar verdiğinin altını çizen Yıldırım, konuya "Trump burada seçilmiş bir insan. Bu düzeni kim yıkar diye düşündüler ve yıkıcı bir figür olarak onu iktidara getirdiler. Şu anda yapmıyor, sadece yıkıyor." sözleriyle işaret etti.
Üretimi geri döndürmenin zorluğuna dikkat çeken Yıldırım, "Çin zaten dünya üretiminin yüzde 30'unu yapıyor. Sayın Bakan da işaret etti, bu oranın yüzde 45'e doğru gitme ihtimali var. Türkiye gibi ülkeleri üretimi kısmaya ve ihracatı sınırlamaya itecek çok zorlu bir süreç yaşanacak." diye konuştu.
Çin'in 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütüne girmesiyle birinci şokun yaşandığını hatırlatan Yıldırım, şunları kaydetti:
Silahlanma yarışında ABD'nin ordusu olmayan Almanya ve Japonya'ya destek verdiğini vurgulayan Yıldırım, "Japonya'da Amerikan taraftarı bir lider iş başına getirildi. Muhtemelen anayasayı değiştirip bir ordu kuracaklar ve silahlanacaklar. Bir yerde silah varsa eninde sonunda patlar. Japonya'nın tekrar Amerika'ya saldırması zor, bu seferki hedef Çin olacak." dedi.
Küresel barışın yakın zamanda mümkün görünmediğini ifade eden Yıldırım, "Dünyanın bundan sonraki huzuru herhalde bir 10-20 sene sonra oluşacak dengeler üzerinde mümkün olacak. Önce jeopolitik dengeler değişecek. Muhtemelen Amerika NATO'dan çıkacak, Avrupa kendi ordusunu kuracak ve daha öz, küçük çaplı bir NATO kurulacak." değerlendirmesinde bulundu.
Yaşanan jeopolitik gelişmelerin Türkiye'ye yansımalarını anlatan Yıldırım çarpıcı açıklamalarda bulunarak, "Türkiye'de artık birinci sorun enflasyon değil, ülke güvenliği ve milli güvenliktir. Yapılan anketlerde de bu ön plana çıktı. İlk defa çok uzun yıllar sonra güvenlik sorunu birinci sıraya yerleşti." dedi.
Savaş öncesinde finansal piyasaların zirve noktasında olduğunu belirten Yıldırım, "Savaşla beraber yüzde 10'a yakın düşüşler oldu, petrol fiyatları yüzde 40-50 yükseldi. Ancak hafif bir ateşkes söylemiyle piyasalar iki hafta içinde toparladı. Savaşlara rağmen dünya borsaları ve Amerikan piyasaları rekor kırıyor." ifadelerini kullandı.
Türkiye'deki gayrimenkul piyasasına da değinen Yıldırım, "Türkiye gayrimenkulleri dünyada üst üste dört yıl hem dolar bazında hem reel olarak rekor kırdı. Şu anda kiracılar bu kırılan rekorun bedelini ödüyor. Enflasyonun düşmemesinin en önemli nedeni de kiralardaki artışın devam etmesidir." diye konuştu.
Ekonomi yazarı Hakan Güldağ, küresel ticaretin yeni dinamikleri ve Türkiye ekonomisine yansımaları hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Dünya ekonomisinde ezberlerin bozulduğunu ve kapitalizmin genişleme alanlarının daraldığını anlatan Güldağ, "Kapitalizm her zaman genişleyerek sorunlarını aşabiliyor. Genişlemezse, bir yerlere mal ve sermaye ihraç edemezse sıkıntı çekiyor. 1920'lerde Batı kapitalizmi istediği yere gidiyor, Çin'i işgal edebiliyor, mallara el koyabiliyordu. Bugün artık Çin, Brezilya, Hindistan gibi ülkeler vur ensesine al ekmeğini ülkeler değil." dedi.
Dünya Ticaret Örgütünün küresel mal ticareti büyüme tahminlerinde yanıldığına dikkat çeken Güldağ, bu durumun nedenlerini şu sözlerle özetledi:
Batılı ülkelerin son 35 yılda küresel zenginliği ellerinde tutmak için strateji değiştirdiğini vurgulayan Güldağ, "Batı, dünyadaki katma değeri kontrol edersek zenginliği elimizden bırakmayız diye düşündü. Entelektüel sermaye, yazılım kodları ve finansal işlemleri kontrol edip, sanayi işlerini ve çevreyi kirleten hamallığı diğer ülkelere bıraktılar." ifadelerini kullandı.
Tedarik zincirlerindeki değişime ve nadir toprak elementlerinin stratejik önemine değinen Güldağ, "Nadir toprak elementlerini arıtan, lityumu pil kimyasına dönüştüren tesisler Çin'de. Bütün ara üretim Uzak Doğu'ya kaydı. Karşılıklı bağımlılıkların barış getireceği söylenirdi, hayır, şu anda tam bir karşı silaha dönüşmüş vaziyette." diye konuştu.
Türkiye'deki reel sektörün enflasyonla mücadele ve sıkı para politikası sürecinde yaşadığı zorluklara işaret eden Güldağ, finansmana erişimdeki sıkıntıların altını çizdi. Güldağ, "Bugüne kadar gayet iyi işlerini yürütebilmiş, ihracatında başarılı, vergi ödemelerinde sıkıntısı olmayan firmalarımızda ciddi sıkıntılar olmaya başladığını görüyorum. Zombi şirketler, zorla yüzdürülen şirketler meselesinin ötesine geçtik. Maliyetlerin sürekli artışı ve savaş döneminde ham madde ile navlun sıkıntıları, şirketlerin borç çevirme kabiliyetlerini bir hayli sınırladı." dedi.
İş dünyasının psikolojik olarak da zorlu bir süreçten geçtiğini belirten Güldağ, "Savaş ve kriz ortamları iş insanlarını derinden etkiliyor. Stres altında IQ seviyeleri düşüyor. Bazı şirket yöneticilerinin, 'Sizden tam teslimiyet istiyorum, şu anda karar verecek pozisyonda bile değilsiniz, teslim olun ben sizi buradan çıkartayım' noktasına geldiğini görüyoruz." ifadelerini kullandı.
Sektörel bazda yaşanan dalgalanmalara da değinen Güldağ, turizmde erken rezervasyon iptalleri yaşandığını ancak son dakika satışlarıyla toparlanma umudu taşındığını kaydetti. Tekstil sektöründe Kızıldeniz'deki kriz nedeniyle Avrupa'dan Türkiye'ye sipariş dönüşleri başladığını anlatan Güldağ, şunları kaydetti:
Otomotiv sektöründe yedek parça üretiminin Afrika pazarı başta olmak üzere iyi bir ivme yakaladığını belirten Güldağ, beyaz eşya sektöründeki tehlikeye ise "Çok sıkıntılı durumda olduğumuz büyük beyaz eşya ve elektronik şirketlerimiz, televizyon üretimini tamamen Çin'e bıraktı. Şubat ayında neredeyse hiçbir üretim yapılmadı." sözleriyle dikkat çekti.
Türkiye'nin küresel rekabetteki en büyük kozunun üretim çeşitliliği olduğunun altını çizen Güldağ "Türkiye, OECD verilerine göre 1700 üründe Japonya, Hindistan ve İsviçre ile aynı rekabet gücüne sahip. Bu çok önemli bir güç ve bunu kaybetmememiz lazım. Türkiye'nin refahını yükseltecek tek konu var, o da sanayi ve üretim gücümüzü korumaktır. Maalesef artan maliyetler üretimde bir erimeye yol açıyor." dedi.
Prof. Dr. Lokman Gürbüz, savaş ve belirsizliklerin küresel merkez bankalarının faiz politikalarını nasıl değiştirdiğini ve Türkiye'nin bu süreçteki konumunu değerlendirdi.
Gürbüz, IMF toplantılarındaki raporlara atıfta bulunarak yeni normal kavramını değerlendirdi. Gürbüz, savaşın gölgesinde dünya ekonomisi başlığıyla öne çıkan bu yeni dönemin, belirsizliklerin ve çatışmaların arttığı kolay olmayan bir ortam sunduğunu belirtti.
"Bir ülkede merkez bankası çok fazla gündeme geliyorsa orada birkaç problem var demektir." diyen Gürbüz, merkez bankalarının iki temel düşmanı olduğunu ifade etti. Gürbüz, "Bunlardan bir tanesi enflasyon, diğeri de maliye bakanıdır. Ben şimdi bakıyorum, bizim merkez bankasının herhalde en çok seveceği bakan Sayın Şimşek'tir." dedi.
Savaş ve belirsizliklerin merkez bankalarının faiz indirim döngüsünü değiştirdiğini vurgulayan Gürbüz, verim eğrileri üzerinden analiz yaptı. Gürbüz, Amerika daki faiz artışlarına dikkat çekerek, gelen başkanın da ilk etapta faizleri düşürme ihtimalinin düşük olduğunu savundu.
Amerika ve Avrupa ekonomilerinin farklı hikayeleri olduğunu belirten Gürbüz, durumu timsahın ağzı gibi K harfi ile tanımladı. Gürbüz, "Bir taraf böyle giderken diğer taraf böyle gidiyor. Ekonomide hep yakınsamadan bahsederiz ama şimdi bir ayrışma var. Bu iyi bir şey değil." dedi.
Türkiye nin dezenflasyon sürecine değinen Gürbüz, "Merkez bankaları başkanlarının en iyisini belirleyen şeyler hani bu iş sanattır bilimdir ama bir de şanstır. Biz maalesef bu enflasyon indirim sürecinde yakalandık. Tam da ortasında yakalandık." ifadelerini kullandı.
Enflasyonu düşürmenin zaman aldığını ve katılık içerdiğini belirten Gürbüz, Türkiye deki verim eğrisinin piyasanın uygulanan politikaya inandığını gösterdiğini söyledi. Gürbüz, "Politikanın güvenilirliğiyle ilgili bilgi de veriyor. O noktada görünen o ki bu politikanın kısa vadede daha devam edeceğine inanılıyor." dedi.
Doç. Dr. Filiz Eryılmaz, savaşın küresel enflasyon ve merkez bankalarının para politikaları üzerindeki etkilerini masaya yatırdı. Avrupa'da faiz artışı beklenirken, Fed'in beklemede kaldığı süreçte Türkiye'nin durumu analiz edildi.
Doç. Dr. Filiz Eryılmaz, 2020 yılında başlayan pandeminin dünyaya ciddi bir enflasyon armağan ettiğini belirtti. Eryılmaz, hem Amerika'da hem Avrupa'da hem de Türkiye'de ciddi bir enflasyonla karşı karşıya kalındığını ifade ederek, ülkelerin krizden çıkmak adına maliye ve para politikalarıyla ciddi bir likidite enjeksiyonu yaptığını hatırlattı.
Eryılmaz, 2022 itibarıyla enflasyonla mücadele sürecine girildiğini belirterek, Fed ve Avrupa Merkez Bankası'nın faiz artırmaya geç başladıklarını kabul ettiklerini söyledi. Fed'in enflasyonu geçici olarak nitelendirerek büyüme ve iş gücünü destekleme hatasına düştüğünü vurgulayan Eryılmaz, Avrupa'nın ise çekirdek enflasyonun katılığı nedeniyle büyüme yavaşlasa da faiz indiriminde zorlandığını dile getirdi.
Amerika ekonomisinin güçlü kalmasının sebebinin yapay zeka kaynaklı verimlilik olduğunu belirten Eryılmaz, Fed'in çekirdek enflasyon hedefin üzerindeyken ve ekonomi güçlüyken faiz indirmesi için bir neden görmediğini ifade etti. Trump ve ekibinin doları zayıflatmak için faiz indirimi stratejisi izlediğini, ancak Fed'in bağımsız duruşunu koruduğunu belirtti.
Savaşın enerji fiyatları aracılığıyla yeni bir enflasyon dalgası yarattığını söyleyen Eryılmaz, Avrupa'nın enflasyon yapısının ağırlıklı olarak maliyet enflasyonu olduğunu ve bu durumun Avrupa Merkez Bankası'nı daha şahin bir tutuma ittiğini belirtti. Fed'in ise görece daha geniş bir alanı olduğu için daha az şahinleştiğini ifade etti.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın ana derdinin enflasyondan ziyade rezerv baskısı olduğunu vurgulayan Eryılmaz, savaş nedeniyle yaşanan yabancı çıkışının rezervleri erittiğini belirtti. Ancak son verilerle rezervlerin toparlandığını ifade eden Eryılmaz, Merkez Bankası'nın teyakkuz halinde olduğunu ve savaşın seyrine göre Haziran veya Temmuz aylarında faiz indirimine başlayabileceğini öngördüğünü sözlerine ekledi.
Panelin ikinci oturumunda, stratejik Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla devam eden ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a başlattığı saldırılar sonrası oluşan senaryolar değerlendirildi. Amerika'nın savaş yapacağı yeni alanlar olduğuna dikkat çeken ekonomi yazarı Abdurrahman Yıldırım, "İran dosyasını bir an önce kapatmak isteyebilir. İran savaşına nasıl başladıysa yine o şekilde şok ve habersiz bir şekilde son bir vuruşla çok kısa süreli işi bitirmek isteyebilir." dedi.
Sürecin mayıs ortasında gerçekleşecek Çin ziyaretiyle bağlantılı olduğunu anlatan Yıldırım, "İran yüzde 90 düzeyinde petrolünü Çin'e satıyor. Dolayısıyla doğrudan Çin ile bir ilişkisi var. Çözmeden savaşı devam ettirme ihtimali ile mayıs ortasında Çin'e gidecek." ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin üretim gücüne sahip olması nedeniyle bu süreçten güçlenerek çıkacağını belirten ekonomi yazarı Hakan Güldağ, tedarik zincirindeki risklere değindi. Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol'un uyarılarını hatırlatan Güldağ, "Altı haftalık jet yakıtı kaldı. Bu süreç içerisinde üretim yapılamazsa pek çok hava yolu bundan ciddi şekilde muzdarip olacak. Bunun karşısında biz ne görüyoruz? Varış noktası İstanbul olmamasına rağmen İtalyan hava yolları gibi şirketlerin gelip İstanbul'dan jet yakıtı ikmali yapıp tekrar havalandığını görüyoruz." diye konuştu.
Körfez'deki sermaye hareketliliğine de işaret eden Güldağ, Dubai'nin eski parlaklığını kaybedeceğini ve İran sermayesinin Katar'a yöneldiğini vurguladı. Birleşik Arap Emirlikleri'nin 36 bin İran pasaportlu iş insanını sınır dışı ettiğini belirten Güldağ, Avrupa Birliği'nin ise kriz anında 48 saat içinde reaksiyon göstererek tedarik zincirini korumaya çalıştığını aktardı.
Dünyanın yetmişli yıllardan bu yana ilk defa bu boyutta bir petrol şokuyla karşı karşıya kaldığının altını çizen Prof. Dr. Lokman Gündüz konuya, "Bu tür dış şoklar olduğu zaman para politikasının tepkisi genelde biraz bekle gördür. Çünkü bu eğer maliyet kaynaklıysa, faizleri düşürerek petrol üretimini artıracak haliniz yok." sözleriyle işaret etti.
Tarımda kullanılan gübre maliyetlerindeki artışa dikkat çeken Gündüz, "Uluslararası Para Fonu baş ekonomisti, oradaki fiyat artışlarının yüzde ellisinin bir yıl içerisinde fiyatlara yansıyacağını söylüyor. Dolayısıyla bu gıda fiyatlarına bir yansıma olacak." dedi.
Panelin soru cevap bölümünde bireysel enflasyonla mücadele yöntemleri ve artan maliyetler ele alındı. Enflasyonun birinci ölçüde devletlerin harcamasıyla ilgili bir durum olduğunu belirten Abdurrahman Yıldırım, "Bireylerin davranışlarında elbette yapabilecekleri şeyler var. Gereksiz yere fiyatı artırıldığını düşündüğü mal ve hizmetlerden kaçınması, ancak bu şekilde piyasada etkisi olabilir." ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin ucuz iş gücü avantajını kaybettiğine vurgu yapan Hakan Güldağ ise sanayicilerin yaşadığı zorlukları şu çarpıcı verilerle aktardı:
Barınma krizinin ücret taleplerini doğrudan etkilediğini anlatan Güldağ, "Türkiye'de ücretlerin yükselmesindeki en belirleyici unsur konut ve gayrimenkul fiyatlarının yükselmesidir. Yüksek konut fiyatı var ise orada ucuz işçi çalıştıramazsınız. Bizim sağlığı, eğitimi mutlaka kaliteli ve ucuz hale getirmemiz gerekiyor. Bunlar genel olarak maliyetleri aşağı çekeceği için insanlar sürekli daha fazla para ver demek durumunda olmayacak." dedi.