Paraya, mala, mülke düşkünlüğü olmayan, açgözlülük yapmayan ve elindekilerle yetinmeyi bilen kimseler için kullanılırdı.
“Bu adamın gözü toktur, ondan zarar gelmez!” diye övgü hükümleri olurdu.
Aslında bu deyim, “insanı kâmil” denilen “eksiksiz, olgun insan” idealimizin halkımızca benimsenmiş bir ifadesi idi.
Kâmil insan, Hz. Peygamber’i kendi hayatına rehber edinen kişiydi.
Eğer devletin herhangi bir kademesinde çalışıyorsa, onun hükümetten, belediye hizmetlerinden ve kamu kurumlarından herhangi bir menfaat temin etmesi düşünülemezdi.
Onlar tıpkı “kendi işin ayrı devlet iş için ayrı mum yakan” Hazreti Ömer gibi feragatte bulunur, elinde fazlası varsa, onu devlete verirdi.
Çünkü “insan-ı kâmil” anlayışında, zenginlik ve çok para biriktirmek bir meziyet sayılmazdı.
Bilakis, üstünlük Hz. Muhammed’in “fakr-u faka” yani “yoksulluk halinin” emsal tutulmasında idi.
“Öksüz ve yetim Muhammed”in servet biriktirmek gibi bir derdi yoktu.
O, maddi yoksulluğu bir acziyet veya zillet olarak değil; dünya malına değer vermeme, kanaatkâr olma hali olarak görürdü.
“Fakirlik benim övüncümdür” manasındaki “El-fakru fahrî” kavramı da nebevî bir anlayışla, dervişlik ve tasavvuf edebiyatında bir “kahramanlık” ve “istiğna”, yani “kimseye muhtaç olmama” sembolü haline gelmişti.
Çünkü gerçek gönül erleri, dünya malının ahirete götürülemeyeceğinin bir ebedî gerçek olduğunun bilincindeydi.
Bu yüzden de “Bir lokma bir hırka” düsturunu şiar edinmişlerdi.
Böyle olunca da ancak fazilette, iyilikte, başkasına yardımda, Allah’ı ve insanları sevmekte üstünlük aranırdı.
Mala düşkünlüğü yermek ve dünya malına tamah etmemek; sadece dervişlerin, mutasavvıfların ve dergâh ulularının harcı değildi.
Aşk edebiyatının önemli şairlerinden Karacoğlan bile;
Ölmemeğe elde fermanım mı var?” dizeleriyle…
İnsanın dünyaya malsız-mülksüz geldiğini ve yine o vaziyette dünyadan göç edeceğini dizelere dökmüştü.
Aslında mala tamah etmeme hususunda Hıristiyan Batı’da da güzel örnekler var.
Mesela beni bu manada Fransız yazar Romain Rolland'ın “Colas Breugnon” romanı çok etkilemiştir.
Karısını, tüm birikimini ve hatta yürüme yetisini bile kaybeden Colas, evi yandığında;
“Ne kadar az şeyim varsa, ben o kadar çokum” diyerek, dünya malına bağlanmamanın insanı yücelttiğini vurgulamıştı.
“Az ile yetinmek, dünya malı peşinde koşmamak, elde olanı Allah rızası için infak etmek” insanı alçaltmıyor, bilakis yüceltiyor.
Dipsiz bir kuyuya ve doymak bilmeyen bir obura benzeyen mal ve mülk hırsı ise kişiyi yüceltmek yerine insanlıktan çıkarıyor.
Son yıllarda, özellikle CHP’li belediyelere yönelik gerçekleşen “rüşvet, yolsuzluk ve irtikap operasyonları…”
İçinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu kaynaklarıyla dikilen “para kuleleri..”
Bahçe duvarlarına bırakılan, mavi valizlerde, pembe bavullarda, siyah çantalarda, pasta ve baklava kutularında taşınan “rüşvetler…”
Para hırsıyla yanıp tutuşan siyasilerin, ne kadar çirkinleşebildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Kula kul olmanın, servete tapmanın, açgözlülüğün, vurgunculuğun, devlet millet malına tecavüz etmenin “erdem” değil, “alçaklık” olduğu bir kez daha idrak edildi.
Tüm bu rezaletlere bulaşanlar, “rezil” olmak şöyle dursun…
Hırsızlık yaptıkları, rüşvet topladıkları için birileri tarafından kutsanıyor.
Yurdun muhtelif noktalarında “yolsuzlukları aklama mitingleri” düzenlenerek, adeta insanlar hırsızlığa özendiriliyor.
Gözü tokların azaldığı, parayı ululaştıranların çoğaldığı şu mefluç zamanlarda maalesef benzer manzaralar toplumun tüm kesimlerinde görünür oldu.
FETÖ ihanet şebekesinin, sözde “altın nesil” yetiştirmek için çıktıkları yolda nasıl bir finans ve vurgun ağı kurduklarına ibretle tanıklık etmiştik…
Kendisini “İyi bir Müslüman olma arzusunda bir insan” olarak tarif eden Ekrem İmamoğlu ve suç örgütünün, İBB’yi nasıl talan ettiğini ise kanımız donmuş vaziyette izledik.
CHP tek parti diktatörlüğünün hüküm sürdüğü o karanlık yıllarda, yaşanan baskılara ve zulme rağmen Hakk’ı haykırmaktan, gençlere ilim öğretmekten vazgeçmeyen…
Vaizlik maaşını talebeler için infak ederek, yüzlercesinin okumasını sağlayan Süleyman Hilmi Tunahan Hoca’nın izinden gittiğini öne süren 3. göbekten torunu Alihan Kuriş ve ailesinin de nasıl servet içerisinde yüzdüklerine dehşetle tanıklık ediyoruz.
“Öksüz ve yetim Muhammed”in dinini yüceltmek ve insanlara ilim öğretmek için çıkılan yolda…
Üstelik cemaat üyelerinden hala yardım toplandığı bir dönemde…
• Suç örgütü lideri Alihan Kuriş'in annesi Ayşe Gülderen Kuriş, üzerine tam 138 taşınmaz kaydetmiş.
• Babası Mahmut Sabri Kuriş’in üzerinde ise 26 kayıtlı taşınmaz varmış.
• Kuriş ailesinin toplam gayrimenkul sayısı ise 191 adet olarak tespit edilmiş.
• Toplanan bağışlarla yurtdışına aktarılan rakam ise 100 milyar lira olarak belirlenmiş.
• Dün de Alihan Kuriş’in kardeşi firari Hilmi Tuna Kuriş’e yönelik yapılan arama çalışmalarında, hem de tek adreste…
• Kaynağı belirlenemeyen tam 200 kg külçe altın…
• Ayrıca yaklaşık 320 bin dolar ve 140 bin avro ele geçirildi.
Ancak bir devlette olması gereken servet, bir şahıs üzerinde toplanmış.
Son dönemde belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonlarını…
“Himmet” diyerek bu ülkenin kanını emen FETÖ’cülerin rezaletlerini…
Kurişilere ait masaya dizilmiş çil çil altınları, balya balya paraları görünce, aklıma rahmetli Ahmet Kabaklı’nın;
“Para ile insan olacağını zanneden kafaları ıslah edip insanlığımızı kurtarmalıyız” sözü geldi.
Meğer üstat bu sözü söylerken ne kadar da haklıymış…
Zira açgözlüler yüzünden insanlığımızı kaybediyoruz!..
Zekeriya Say / Haber7